Kürdistan Eğitim Tarihi

Weje“SİZE BANA İNANIN DEMİYORUM, SORGULAMAYI ÖĞRENİN DİYORUM”

Toplumsal gerçekliklerin yaratılmış gerçeklikler olduğu sosyal bilimciler tarafından sıkça tekrar edilen bir doğrudur. Ve bu yaratımlar insan eliyle yaratılmışlardır. Bu yaratımların toplamına da KÜLTÜR denir veya KÜLTÜRÜ oluşturur. İnsanın yaşamda yarattığı bu toplumsal gerçeklikleri eğitimle geliştirir, geleceğe, sonraki nesillere taşır. Yine eğitimle bu yaratımlar biriktirilir ve yeni gerçekliklere dönüştürülür. Gelişme denen durum budur. Belirttiğimiz gibi gelişmenin motoru eğitimdir. “EĞİTİM GELECEĞE YAPILAN YATIRIMDIR” derken kastedilen tamda budur.

O zaman, eğitim nedir, eğitime neden gerek vardır, eğitim nasıl bir tarihsel seyir izlemiştir vb. Sorulara cevap arayarak başlayalım.

Bilim kavramlarla yapılır gerçeğinden hareketle bizde eğitim kelimesinin etimolojisini ele alarak başlayalım. Eğitim kelimesi latince’de EDUCERE sözcüğünden gelir. Educere, bitki, hayvan ve çocukların, bakımı ve yetiştirilmesi için kullanılır. Yani Latince bakmak ve yetiştirmek eylemlerine karşılık kullanılır. Bakmak ve yetiştirmekle ilgili her türlü eylem, eğitimin kapsamına girer. Bakmak ve yetiştirmek yaşamın geneliyle ilgili olduğu için eğitim yaşamın genelini kapsar. Türkçede de ise, eğitim daha farklı eylemleri anlatmak için kullanılır. Eğitim Türkçede eğmek fiil kökünden gelmiştir. Buda bükmek, alıştırmak, egemenlik altına almak, yenilgiye uğratmak, kırmak ve yönlendirmek gibi anlamlara gelir. Türklerin tarihe sınıflı uygarlık zamanında dâhil olduğu düşünüldüğünde eğitimin bükmek, kırmak, alıştırmak, yenilgiye uğratmak, egemenlik altına almak gibi anlamları kendiliğinden anlaşılır. Türkçede eğitim insanı denetim altına alıp köleleştirmekle eş anlamlıdır. Bugün bile “ona dersini verdim” deyimi dövmek, vurmakla ilgili kullanılır.  Aslında bu sınıflı ve devletli uygarlığın eğitim anlayışıdır. Arapçada eğitim kelimesi daha farklı eylemler için kullanılır. Eğitimin Arapça karşılığı TETRİPTİR. Tetrip’te TERBİYE demektir. Yani eğitim, terbiye demektir. Eğitimin Kürtçedeki karşılığı perwerde’dir; perwerde per-wer-kirin kökünden gelir anlamı geşkırın. Xweş kırın, xwedi kırın, fer kırın, hin kırın kavremlerıyla eş anlamlıdır, doğal toplumdaki anlamına yakın bir anlamdır. Toplum açısından bu tanım doğruya daha yakındır. Demek ki, eğitimin etimolojik iki anlamı vardır. Biri kırmak, bükmek, alıştırmak, yenilgiye uğratmak, denetim altına alarak yönlendirmek iken, diğeri de bakmak, yetiştirmek ve terbiye demektir. Toplum açısından eğitimin gerçek anlamı ikincisidir. Yani bireye ve topluma bakmak, yetiştirmek ve terbiye kazandırmak, ölçü vermektir. 

Buradaki asıl soru, bireye ve topluma kim bakacak, yetiştirecek, ölçü ve terbiyeyi verecektir, bu biçimlendirme nasıl yapılacaktır? Bu soruların cevabı eğitimin niteliğini de gösterir. Aslında bu sorunun yanıtı aynı zamanda dünyaya bakış açısı olan paradigmayı da belirler.

İnsanın hayata bakış açısı olan paradigma, aynı zamanda eğitime yaklaşımı da belirler. Eğitim yaşamın amacına, hakikatine götüren özgürlükçü mü olmalı, yoksa bükmek, kırmak, yenilgiye uğratmak, denetim altına almak olan tahakkümü mü geliştirmelidir. Demokratik toplum açısından eğitimin amacı yaşamın bilgisine, hakikatine ulaşmadır. Sınıflı ve devletli uygarlık içinse eğitimin amacı tahakkümdür. Amaçlardaki bu farklılık yöntemlerde de farklılıklar yaratır.

Bu genel değerlendirmeden sonra eğitim tarihine bakarak bu iki yaklaşımın izlerini sürebiliriz.  Baştan hemen şunu belirtelim: Eğitimin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. O yüzden eğitim tarihini insanlık tarihiyle başlatmak ve insanlık tarihindeki olumlu olumsuz gelişmeleri eğitim tarihinde de bulmak mümkündür. Hatta bir adım ötesi hayvanlarda bile içgüdüye dayalı bir eğitim sürecinin olduğunu gösteren emareler ve bilimsel bulgular vardır. Bir kuş yavrusuna nasıl uçacağını, bir arı lavrasına nasıl bal yapılacağını, bir kunduz nasıl su seti yapılacağını vb. öğretirler. Bu öğrenme hayvanlarda oldukça hızlıdır. İnsanlarda bu kadar hızlı olmadığı gibi, niteliksel olarak da farklıdır. İnsan bir dereceye kadar içgüdüsüyle sonrasında da aklıyla kendini eğitir. Yani insan aklıyla diğer canlılardan ayrışır. Ama akıl sadece bir cevher veya potansiyeldir. Bu potansiyeli, cevheri işlemek gerekir. Yoksa bir anlamı ve önemi kalmaz. Akılda ancak eğitim yoluyla aktifleşebilecek bir potansiyeldir. Buda ancak, sorgulamak, eleştirmek, seçenekleri görmek ve bunlar arasında en uygununu bularak değiştirmekle mümkündür.

Farklı bir tür olarak gelişen insan çevresindeki olay ve olgulara oldukça ilgili yaklaşmış, gözlemlemiş ve sonuçlar çıkarmıştır.  Neye ihtiyaç duymuşlarsa ona yönelmiş ve büyük ilerlemeler sağlamışlardır. Toplumsal yaşama geçişle birlikte bu duruma daha da ağırlık verilmiştir. Bu durum yaşamlarını daha da kolaylaştırmıştır. Toplumsallıkla beraber, ortak hafıza, yani kültür denen durum oluşmuştur. Toplumsallığı yaratan ana kadın bu ortak hafızayı, kültürü yeni yetişen nesillere aktarmıştır. Bir anlamda ana kadın ilk öğretmendir. Ancak ana kadının buradaki aktarımı yeni nesle tekrar yaptırmak için değil, onları yaşama hazırlamak içindir. Yoksa her gün yeni bir sorun, yeni bir buluş, yeni bir gelişme yaşanmaktadır. Tekrarlar bu sorun, buluş ve gelişmelere cevap olamazlar. O yüzden aktarım ezber yaratmak için değildir. Yani sadece bilgi vermezler. Yaşamın kendisini öğretmeye çalışırlar. Bir dersinde İmanuel Kant’ın öğrencilerine şöyle hitap ettiğini yazar kaynaklar: “BENDEN HAZIR DÜŞÜNCELERİ DEĞİL, DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENECEKSİNİZ”. Yâda Mao’ya atfen söylenen, “KİMSEYE BALIK VERMEYİN, BALIK TUTUMAYI ÖĞRETİN” sözü de bu minvaldedir. Eğitimin gerçek amacını yansıtan bu düşünceler aslında doğal toplumdaki yaşam tarzının ifadesidir. Yeni nesle bakması, onları yetiştirmesi ve terbiye etmesiyle kutsallık kazanan ana kadının mekânları daha sonraları tapınaklar olur. Doğal toplumdaki tapınakların asıl işlevi budur. Bu tapınaklar aynı zamanda dönemin okulları konumundadırlar. Tekrar belirtelim: Bu tapınakların amacı sadece bilgi vermeyi değil, bireyi yaşama hazırlamaktır. M.A.Ferriere, “YANLIZ BİLGİ VEREN OKUL ORTADAN KALKMALIDIR” derken farkında olmadan hakikatin bir gerçekliğini açıklar.

Uygarlıkla beraber, toplumun sınıflara bölünmesi yansımasını eğitimde de gösterir. Toplumu tahakkümlerine alarak hükmeden sınıfçı ve devletçi güçler için, eğitim, kendi ihtiyaçlarını karşılamaya, kendi sözlerini olduğu gibi kopya ederek, başkalarına aktarma aracına dönüşür. Sorgulayıcı, eleştirici, mukayese edici, yaşamda denemeci özelliğini kendileri için tehlikeli olarak gördüklerinden ortadan kaldırırlar. Bunun yerine sorgulamayan, eleştirmeyen, olduğu gibi kabul eden, yaşamda deneme ve sınamadan geçirmeyen, ezber ve tekrar denen bir sistem yaratırlar. Ve böylece insan düşünceden kopartılır. Düşünce tanrılara has bir özellik haline getirilir. İnsana da düşen tanrıların söylediklerini yapmaktır. Akıl bile eğer tanrıların söyledikleriyle uyumluysa kıymetlidir, yoksa aklında bir anlamı yoktur, hatta sapkın olduğundan cezalandırılmalıdır. Tarih bunun belgeleriyle doludur. Böylece toplumdaki yarılma eğitime de yansır. Ve bu günümüze kadar varlığını devam ettirir.

Doğal toplumda ihtiyaçlardan kaynaklı şekillenen ve bireyi topluma hazırlamayı hedefleyen, gönüllü ve isteğe dayalı eğitimle, tanrıların söylediklerini, ezberleme, onları insanlara aktarmayla ifade edilen ve zora dayanan eğitim şeklinde ayrışmaktadır. Egemenliği ellerinde tutan baskıcı ve tahakkümcü güçler her zaman ikinci eğitim modelini esas almışlardır. Bu tahakkümcü güçler, bireyi hayata hazırlayan okul rolünü oynayan tapınak veya kutsal mekânları, kendi bürokratlarını yetiştiren ziguratlara çevirdiler. Bugünkü okul sistemlerinin gelişmiş ziguratlar olduğunu söylemek çokta abartı olmaz. Buna karşı toplumda kendini yaşama hazırlama çabası olan eğitiminden vaaz geçmemiştir.

Dünyanın ilk sümerologlarından biri olan ve TARİH SÜMERDE BAŞLAR kitabının yazarı Samuel Noah Kramer sümer okullarından bahseder. Çıkan bir tablette şöyle yazdığını aktarır. "Tabletlerimi ezbere okudum, yemeğimi yedim, yeni tabletimi hazırladım, onu yazıyla doldurdum ve bitirdim; sonra bana ezberim, öğleden sonra da yazı alıştırmam gösterildi. Okuldan sonra eve gittim, içeri girdim, babamı otururken buldum. Babama yazı alıştırmamdan söz ettim, sonra ona tabletimi ezberden okudum babam çok hoşnut kaldı... Sabah erkenden kalktığımda anneme dönüp dedim ki: ‘Bana yemeğimi ver, okula gitmem gerekiyor.’ Annem bana iki ‘küçük ekmek’ verdi ve okula gittim. Okulda hizmet gözetmeni, ‘Niçin geç kaldın?’ dedi. Korkmuş bir halde ve kalbim çarparak öğretmenimin önüne gittim, önünde eğilip onu saygıyla selamladım.” Sonra Sümer eğitim sistemine ilişkin gözlem ve eleştirilerini yazar. “Sümer okulları çekicilikten uzaktı. Programlar zor, eğitim yöntemleri yıldırıcı, disiplin acımasızdı. Eğer bazı öğrenciler, fırsatını bulduklarında dersleri kırıyor ve ‘doğru’ yoldan ayrılıyorlardıysa buna nasıl şaşabilir? İşte bu bizi tarihin kaydettiği ilk gençlik suçu olayına götürüyor.”

Sümer pedagojisinde hiçbir bakımdan ilerlemeci öğretim diye adlandırabileceğimiz bir karakter yoktur. Disiplin konusunda değnekler hoşgörülü değildi. Olasıdır ki öğrencilerini iyi çalışmalar yapmaya teşvik etmek, hatalarını ve yetersizliklerini düzeltmek için öğretmenler her şeyden önce kamçıya bel bağlıyorlardı. Öğrencinin pek de hoş bir yaşantısı yoktu.”

5000 yıl önce var olan Sümer uygarlığına ilişkin bu tablet ve yorum birçok yönüyle hala varlığını sürdürüyor. Aynı yazar kitabın ilerleyen bölümlerinde de şöyle devam ediyor. “Sümer okulları yazman yetiştirmeyi hedefliyordu. Yalnızca erkekleri yetiştiren bu okullarda, öğrenciler tabletlere çivi yazısı yazmayı öğreniyorlardı. Okulun öğretim elemanları, "okulun babası" denilen öğretmen, öğretmen yardımcılığı yapan "ağabey"ler, "resim görevlisi", "Sümerce görevlisi" ve "kamçı görevlisi" gibi kişilerden oluşuyordu. Sümer dilini yazmayı ve kullanmayı öğreten okulun eğitim sistemi, dillerinin sözlerini anlam bakımından birbirine bağlı sözcük ve deyim grupları şeklinde sınıflandırmak ve bunları öğrencilere ezberleterek, tekrar tekrar kopyalatmaya dayalı bir yöntem halindeydi.”

İnsanların yeteneklerini, becerilerini, isteklerini fazla dikkate almayan, sadece tahakkümcü güçlerin beklentilerini, isteklerini yerine getirmeye programlanmış, Sümer eğitim sistemi kimi biçimsel değişikliklerle günümüze kadar gelmiştir. Bu eğitim paradigmasında insanların yeteneklerinin geliştirilmesi önemli değildir. Hayal gücünü ortaya koymak ayıplanır. Farklılıklar kabul edilmez, tekrar esastır.  Trajikomik bir durumdur. Geri zekâlı olduğu gerekçesiyle bu okullardan atılan A.Einstein’ın teorileri yine bu okullarda eğitim materyali olarak okutulmaktadır.

Sümerlilerde paradigma haline getirilen bu eğitimde, öğretmen, okul ve okulun öğretileri esas alınır. Öğrencinin ise ciddi bir rolü yoktur. Öğrencilere şöyle yaklaşılır: BU BÖYLEDİR, BÖYLE OLDUĞU İÇİN ÖĞRENMEK ZORUNDASINIZ, BUNLARI NİYE ÖĞRENDİĞİNİZİ, BUNLARI NEREDE NASIL KULLANACAĞINIZI SORMAYIN! Bununla öğrencilere verilen bilginin mutlak doğru olduğunu, sorgulamaya gerek olmadığını, sorgulamanın insanı yanlış yere ve saplantılara götüreceğini söylerler. Aslında bunu toplumu daha kolay yönetmek için yaparlar. Çünkü sorgulayan, soru soran insan kolay yönetilmeye gelmeyen insandır. Oysa tekrar ve ezbere dayalı bu sistemde sorgulama, soru sorma yoktur, yapılanlara, söylenenlere gözü kapalı inanarak itaat vardır. Bu sistem itaate alıştırır. Bu yöntem okulların ve öğretmenlerin işini çok kolaylaştırır. Ezberleneceklerin bir listesi yapılarak okullara dağıtılır, öğrencilerden bunların ezberlenmesi istenir, ezberlemeyenlerde cezalandırılır. Aslında bu siyasal iktidarların başvurduğu temel yönetme biçimidir. Yönetenler adına kanun dedikleri, özünde kendi istek ve çıkarları olan bir kurallar manzumesi hazırlayarak topluma dayatırlar. Toplumdan bunlara uymasını isterler. Uymayanlarda polis ve jandarma zoruyla tehdit edilirler veya cezalandırılırlar. İşte bu kolay yönetimdir.

Bu yöntemi Yunanlılar, Romalılar uygulamışlardır. Örneğin Yunan ve Roma okullarında mantık dersleri verilmiştir. Bu derslerin amacı, öğrencilerde bir mantık geliştirmek veya gündelik yaşamlarında kolaylık, yâda yarar sağlamak değildir. Yunan okullarında esas alınan insanların kaslarını güçlendirerek disipline edilmesidir. Mesela bir sporcu kaslarını güçlendirmek ve disipline etmek için nasıl beden eğitimi yapıyorsa, öğrencilerde mantık dersini bunun için görüyorlardı. Yani zihni güçlendirip disipline etmek için.

Bu eğitim sistemi neredeyse tüm dinlerde de olduğu gibi alınmış ve uygulanmıştır. Bunlara göre tanrı her şeyin en iyisini düşünmüştür, vahiy yoluyla peygamberlerine bildirmiştir. Peygamberlerde kitapları aracılığıyla bunu cemaatlerine, ümmetlerine tebliğ etmişlerdir. Bunun dışında kalan şeyleri düşünmek, günahtır, münafıklıktır, zındıklıktır, karşılığında da cehennemde yanmaktır, demektedirler. Zaten Gazali’nin içtihat kapılarını kapatması da bu gelenekten gelmektedir. Allahın ve peygamberlerinin belirttiği şeye akıl uyuyorsa iyidir, uymuyorsa, Allah ve peygamberin söyledikleri değil, akıl yanlıştır ve sorgulanır. Dinde en hayırlısı olan, en iyi eğitim alan Kürtçe 12 ılım denen ilimleri bilmenin yegâne yolu tanrı ve peygamberin söylediklerini yorumlamadan, sorgulamadan ezberlemek, hafız etmektir. En iyi ezberi yapan, en iyi kişidir. Bu gelişmeyi durduran, aklı ve sorgulamayı durduran, dogmatizmin kökleşmesini sağlayan bir durumdur.

Rönesans’la kısmen bu dogmatik yaklaşım aşılmaya çalışılsa da, kısa sürede iktidarı ele geçiren burjuvazi kendi devamlılığını sağlamak için tüm eğitim mekânlarını okul ve üniversite sistemleriyle ele geçirmiş, kendi propagandasını yapar duruma getirmişlerdir. Böylece eğitimi iktidarın elindeki en büyük silah durumuna getirmişlerdir. Ulus-devletin hizmetinde iktidarla bütünleşen eğitim, vicdandan ve ahlaktan kopar. Çıkar ilişkilerini geliştiren bir sisteme dönüşür. İnsanlar toplumsal gelişmeye katkı sağlamak için değil, ne kadar gelir getireceğine göre eğitim görür duruma gelmişlerdir. Yani eğitimin ölçütü, toplumun vicdanı ve ahlakı olmaktan çıkmış, ne kadar para edere dönüşmüştür. Bu durum belki de toplumlar tarihinde yapılan en büyük kırımdır. Eğitim adına eğitimi katletmektir.  J.J.Rousseau’nun “size bir çocuk teslim ediyorum. Bu çocuk doktor olsun, hâkim olsun, rahip olsun diye değil, adam, yani insan olsun diye teslim ediyorum” değerlendirmesi bu konudaki tehlikeyi gördüğünün işaretidir. Yine Aristo’nun “kalbi eğitmeden beyni eğitmek eğitim sayılmaz” tespiti de bu duruma vurgu yapar. Yani uygarlık sistemlerindeki eğitim, akıl ve vicdanı bir birinden ayıran, çıkarı ön plana alan, pragmatist, sorgulama ve eleştiriyi dıştaladığından yaratıcılığı öldüren, ezberci bir eğitimdir. Kimi ülkelerin eğitimlerde bir kaç adım önde olmaları bu gerçekliği değiştirmez.

Sınıfçı ve devletçi uygarlığa direnen demokratik toplumda kendi eğitim anlayışını geliştirmeye çalışmıştır. Sınıfçı, devletçi uygarlık güçlerinin saldırıları altında kaldığından çoğu zaman gizli, yer altında yâda ulaşılması zor alanlarda sürdürmüşlerdir. Bu eğitimlerde temel amaç, kalbi ve beyni birlikte eğiterek, insanı topluma, geleceğe hazırlamaktır. Bu anlamda yaşamın kendisi eğitim olmaktadır. Zerdüşt ateşgedelerinde öğretilen “iyi düşün, güzel söyle, doğru yap” demokratik toplumun temel eğitim ölçütüdür. Bu eğitim yaşamın ihtiyaçlarına göre şekillenen bir eğitimdir. Yaşamın ihtiyaçlarından kaynaklanır.  Yoksa kimi eğitim pedagoglarının ve davranışçı ekolü psikologlarının geliştirdiği etki-tepkiye dayanan ve davranış, şekil kazandırmaya dönük eğitim değildir. Sadece davranışlarla ilgilenen bu eğitim sistemi insanların iç dünyasıyla, ruhsal dünyasıyla ilgilenmeyen bu anlayış, iktidar güçlerinin temel anlayışıdır. Bu eğitim anlayışına göre senin ne hissettiğin, ne istediğin, yeteneklerinin bir önemi yoktur, asıl önemli olan iktidar sahiplerinin istekleridir.

Demokratik eğitim davranışçılığa indirgenemeyecek kadar kapsamlıdır. Daha doğrusu demokratik eğitim anlayışı yaşamın her alanıyla ilgilenmelidir. Bu anlamda yaşamını kolaylaştıracak, güzelleştirecek, anlamlandıracak özellikte olmalıdır. Bunun içinde düşünen, sorgulayan, eleştiren, sorunlara çözüm getirebilen ve yaratıcılığı esas alan bir tarzda olmalıdır. Hatta sorunların çıkmasını önleyen, inceden görerek tedbir aldıran düzeyde olmalıdır. İnsanların beceri ve yeteneklerinin, algılama düzeylerinin, önceliklerinin farklı farklı olduğunu hesaplayan eğitim sistemi demokratiktir. Yoksa herkese hazır reçetelerle verilen eğitimin demokratik özelliği zayıftır.

Eğitimde nelerin verilmesi gerektiğini, öğrencilerin neleri bilmesi gerektiğini ve ne tür bilgilerin verilmesi gerektiği gibi bir durum asla demokratik değildir. İktidar güçleri bu sorulara kendileri karar vererek bir liste halinde belirler ve tüm öğretmenlerden bunu okullarda uygulamasını isterler. Bu durumda öğrenciler oldukça edilgen bir konumdadırlar. Zaten iktidar edilgen toplum yaratmayı hedefler. Oysa demokratik toplumu hedefleyen bir eğitim anlayışında bunlar olamaz. Bunun yerine öğrenciyi eğitim faaliyetinin merkezine alan, öğretmen öğrenci ilişkisinin aşıldığı, öğretmenin bir kolaylaştırıcı veya yardımcı olduğu bir sistem olmalıdır. Sokrat’a göre öğretmen sadece bir ebe rolünü oynamalıdır. Öğretmenler öğrencileri kendilerine inandırmak için değil, akıllarını uyandırmak için ders vermelidirler. Önderliğin “benim akademilerimde öğrenci öğretmen ilişkisi yoktur” değerlendirmesi tamda bunu ifade eder. Öğrencinin gelişip güçlenmesi ancak bu sistemle mümkün olur. Hep öğretmeni dinleyen, söylediğini sorgulamayan bir öğrencinin gelişmesi mümkün değildir. Şeyh Bedrettin, “öğretmenini geçmeyen öğrenci bilime ihanet etmiştir” demektedir.

Eğitime ilişkin bu durumu Kurdistan toplumunda veya tarihinde görmekte mümkündür. Toplumsal yaşama geçişin ve neolitiğin ana merkezi olan bu topraklarda eğitim, yaşamın anlamına kavuşmak ve yaşama hazırlanmak için ana kadın tarafından verilmiştir. Ana tanrıça tapınakları, ister tapınakları bunun örnekleridir. Ancak, sınıfçı ve devletçi güçlerin Kürdistan’ı işgalleri bu durumu değiştirmiştir. Askeri işgallerinden sonra yaptıkları ilk iş, bu tapınaklara el koyarak gerçek özlerinden uzaklaştırmak olmuştur. Ana tanrıçaların kutsal mekanları musakaddimelere çevirerek toplumu düşürmenin mekanları haline getirmişlerdir. Bu durum toplumu bozmuştur. Buna karşı Kürtler varlıklarını kurumak için dağların en yüce, sarp, ulaşılmaz alanlarına çekilmişlerdir. Varlıklarını ancak buralarda sürdürebilmişlerdir. Buralarda inançlarının sembolleri olan ateşler yakmışlardır. Zerdüşt bu ibadet mekanlarına ateşgeh demiştir. Kutsal ateşin yandığı ve birleştirici bir rolü olan bu  ateşgehlerde bazı düzenlemeler yaparak bunları bir okul haline getirmiştir. Zerdüşt inancını öğrenmeyi amaçlayan ve uygulayıcısı olan kişiler buralarda eğitilirdi. Bu eğitimlerde tanrı dahil her şey sorgulanırdı. Önderlik Özgürlük Sosyolojisi adlı savunmasının bir bölümünde şöyle diyor: “Rivayet edilir ki, Zerdüşt, çok tutkunu olduğu Zagros dağlarında güneş tüm parlaklığı ile doğarken bir ses duyar. O sese şöyle bağırır: “Söyle, sen kimsin?” Tanrıyla böyle karşılaşıp hesaplaştığı biçiminde bir yorumdur bu. Ben ise, Onun binlerce yıl Zagros halkının özgürlüğüne yönelmiş Sümerik tanrı-kralların varlığı ile ilgili bir hesaplaşmaya giriştiği kanısındayım.” Burada iyi düşün, doğru söyle, güzel yap söylemi temel destur olarak alınmıştır.

Arap işgal ve istilalarının Kürdistan’da başlamasıyla beraber, Kürtlerde varlıklarını koruma mücadelesine girmişlerdir. Kürt üst tabakası kendi aslını inkar ederek, düşmanına benzeşirken, çoğunluğu oluşturan halk tabakası da kendisini dağların en sarp yerlerine vermiştir. Alevilik, Ezdilik tarzında kendi varlığını sürdürmüştür. Ocak, dergâh, tekke vb. dini kurumlaşmasını sürdürmüştür. Bunlarda geliştirdikleri tasaffufi gelenekle sadece dini bilgiler değil, etnik bilgiler de verilmiş, topluma hazırlanmışlardır. Ocak, dergâh, tekkelerde yoğun bir eğitimde verilmiştir. Bu eğitimlerde bireyin ahlaki özelliklerine vurgu yapılmış, ahlaki bireyler yetiştirilmeye çalışılmıştır. ELİNE, DİLİNE, BELİNE HAKİM OL ilkesini esas almışlardır. Bu aslında KENDİNİ BİL ilkesinin pratikleşmesidir.

Egemen güçlerin resmi mekânlarına karşı kuşkulu yaklaşan Kürtler, belki de en fazla eğitimi medreselerde yapmışlardır. Medreseler, tam bir eğitim mekânı olmuşlardır. İlk dönemlerde sadece dinsel eğitim merkezi olan medreseler, 950’li yıllardan sonra birçok bilim dalını da içine alan tam bir eğitim kompleksine dönmüşlerdir. Kot dili ve edebiyatının temel alındığı bu eğitim mekânlarında büyük Kürt düşünürleri yetişmişlerdir. Meleye cıziré, Ehmedé Xané, Molla Gorani, Cigerxwin ve daha onlarca Kürt aydını bu mekânlarda yetişmişlerdir. Kürt medreselerinde sınıf geçme veya sınıfta kalma gibi bir durum yoktur. Burada üzerinde çalışılan konu hakkında derin bir fikir sahibi olmak esas alınır. O yüzden muhakeme gücü kazandırılır. Diğer yerlerde olduğu gibi, salt ezberlemelerle yetinilmez. Medreselerin Nakşibendî tarikatının denetimine girmeleriyle olumsuz bir rol oynasalar da, varlığını sürdürmede önemli roller oynamışlardır.

Sonuç olarak, toplumun devamlılığını sağlayacak en temel şey eğitimdir. Nasıl ki, insanın biyolojik ihtiyacını yemek yiyerek karşılıyorsak, manevi ihtiyaçlarını da ancak eğitimle karşılaşırız. Bu anlamda eğitim ruhun, maneviyatın doyurulmasıdır. Günümüzde bu kadar eğitim kurumu olmasına, insanların bu kadar eğitim görmesine, midesinin dolu olmasına rağmen, maneviyatlarının boş, ruhlarının aç olmasının bu sistemle yakın bağı vardır. Bilgili ama vicdansız, ruhsuz bir toplum oluşmaktadır. Bunu yaratmanın en temel aracı da eğitimdir. O halde vicdanlı, adil ve demokratik bir toplum yaratmanın yolu, herkesin katılımını sağlayan bir eğitim anlayışını geliştirmekle mümkündür. Nasıl ki, demokrasinin ölçütü halkın katılımı ise, demokratik eğitiminde ölçütü toplumun katılımıdır.