Etkin Ve Öncü Rol Sahibi Olarak Gençliğin Eğitimi

Dil

‘Gelecek gençlerindir’ sözü epey dillendirilen ve makul görülen bir sözdür. Oysa gelecek gençlerin değildir, gelecek, gençleri eğitenlerindir, onlara nasıl yaşayacaklarına dair sorular sordurtan ve cevaplar oluşturan ideolojilerindir. Gençliği, toplumun geleceği olarak görerek özgür insan-özgür yaşam zihniyetiyle yetiştiren toplumlarda gelecek, özgür toplumsallık demektir. Ancak gençliği köle, ucuz işçi ve hatta sistemin robotları haline gelmiş iradesiz nesneler topluluğu yapan hakim sömürücü sistemlerde ise gençlik, sadece bir yatırım alanıdır. Her iki durum da ideolojiktir, ancak birincisi toplumun varoluşsallığıyla ilgili olurken, ikincisi ise egemen devletçi ideolojinin inşası olarak karşımıza çıkmaktadır.  

Toplumun tarihsel serüveni boyunca edindiği tecrübeleri genç kuşaklara aktarması, toplumun sürekliliği için zorunluluktur. Yaşananların, tarihsel toplum olarak anlamı, sonraki kuşaklara aktarılabilmesindedir. Aktarılamayan hiçbir düşünce, yaşantı, anlam ve deneyim gerçek olamamaktadır. Çünkü aktarılamayanlar, kişilerle sınırlı kalmakta ve toplumsallaşamadığı için tek kişiye ait olarak kalmakta, sonuç olarak da hiçbir değer tarih yaratmamaktadır.

Öğrenilenlerin, yaşanılanların, deneyimlerin toplumun genç kuşaklarına aktarılması varoluşsal bir problemdir. Bu problem egemen devletçi sistem tarihi boyunca da temel bir varoluş sorunu olarak ele alınmıştır. Genç kuşaklara tarihsel toplum deneyimlerini aktarmanın araçlarından biri eğitimdir. İktidarlar da tarih boyunca, eğitim sistemini ele geçirmeyi kendi varlıklarının garantisi olarak görmüşlerdir.

Yaşantılarımıza dair edindiğimiz deneyimleri, bizzat yaşadıklarımızı, duyarak öğrendiklerimizi, bize aktarılanları çocuğumuza aktarmak, bizim hakkımızdır. İnsan, aktarabildikleriyle ölümsüzleşmektedir. Aktaracak hiç birşeyi olmayan toplumlar ve kültürler ölmektedir. Bundan dolayı da iktidarların topluma-toplumsallığa yönelttikleri en büyük saldırı deneyim aktarımını engellemektir. Bunun temel odağı toplumların hafızasızlaştırılmasıdır.

Bugün yaşadıklarımızın anlamı, yarın varolabilmekle bağlantılıdır. Bunu yapabilmek de kendi dilimizle, zihniyetimizle, kültürümüzün maddeleşen, beden kazanan boyutları bağlamında kendi deneyimlediğimiz yaşantıları aktarabilmemizle bağlantılıdır. Bu bizim hakkımızdır. Yarın varolduğumuzu söyleyebilip kendi varlığımızdan şüphe duymamamız, bunu yapabilmemizle bağlantılıdır. Tarihsel toplumun genç kuşaklara aktarılmasının temel araçlarından biri olan eğitim, tüm araştırmaların, disiplinlerin, uygulamaların merkezindedir. Özcesi; Eğitim varoluşsal bir haktır, toplumsal varoluşun bir esas şartıdır, tüm zamanlarda zihniyet savaşlarının konusu olmayı başarmıştır.

Eğitim, toplumların kendi varlıklarını süreğenleştirmesi ve kendi üyelerinde varoluşlarını görebilmesinin bir gereğidir. İçinde bulunduğumuz çağ açısından da elzem bir alandır. Aynı şekilde eğitim, varolanı verme, anlatma, aktarma ve toplumsallığın sürekliliğini sağlamak kadar, varolması isteneni verebilme, aktarabilme ve şekillendirebilmenin de imkanlarını sunmaktadır. Hakim sistemlerin toplumsal mühendislik alanlarının başında gençliğin eğitiminin gelmesi, tam da bundandır.  Bir yanı doğal inşacı-kurucu iken, diğer yanı toplum mühendisliğinin devlet kurumlarınca sistematik hale getirilmesidir.

 Kürtlerin eğitim tecrübelerine dair tartışmalar, çağ itibariyle, Kürtlerin kendini inşa çağında olmasından kaynaklı da farklılıklar arzetmektedir. Kimi görüşler, modern çağı yakalamak, kendi yaşanmamışlıklarını yaşayarak tamamlamak niyetiyle varolanın dil farkıyla tekrarını öngörmektedir. Buna karşı, kimi görüşler de özgür insanın yaratılması için özgür bir sistemin yaratılmasını, bunun içinde hiyerarşik kalıplara sıkıştırılan eğitim tarzını aşmanın, bunun araçlarını oluşturmanın önemine dikkat çekmektedir.

Kürtçe perwerde, İngilizce disiplin anlamına gelen eğitim kavramına verilen anlamlarda da farklılıklar vardır. Latince kökeni “inşa etmek, ayağa kaldırmak, dikmek” anlamına gelen eğitimin, yakın anlamlar içerse de, tarihte yaşanan sistemlere göre anlamlar ve uygulanış biçimleri kazandığı bilinmektedir. Türkçeye göre yapılacak tanım ile Kürtçeye göre yapılacak tanım arasında benzerlikler olsa da önemli zihniyet farkları vardır. Disiplin, terbiye, öğrenme gibi anlamları da kapsamaktadır. Ancak terbiye kelimesi, hayvanları bir şeye alıştırma, yiyeceklerdeki acı tadı gidermek için bazı işlemler yaparak yenilecek hale getirmek olarak da kullanılmaktadır.

Sözün büyük oranda değerini yitirmesine bağlı olarak bir anlam zayıflaması yaşansa da, kelimelerdeki anlamlarda halkların tarihi vardır. Kürtçe bir kavram olan perwerde kelimesinin Türkçe karşılığı eğitimdir. Öğrenim ise Kürtçede hînkarî olarak geçer. Aynı zamanda hînbûn kavramı, öğrenmek-alışmak anlamında da kullanılmaktadır. Öğrenmek anlamında fêrbûn da kullanılmaktadır. Fêr kelimesinde, ışık-aydınlık-uçmak kavramlarına az da olsa yakınlık vardır. Ancak perwerde kavramının yüklendiği eylem, hînkarî anlamına daha yakındır, dolayısıyla öğrenmeye yakındır.

Kelimelere toplumların, halkların verdiği anlamlar, onların zihniyetini ifade eder. Eğitim kelimesinin Türkçe kökeninde, eğmek fiilinden oluşma vardır. Eğip bükmek, bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek, kendi şeklinden çıkararak başka bir şekle dönüştürmek anlamı vardır. Eğmek, sözlükte “düz-doğru olan birşeyi bükerek eğik duruma getirmek” olarak tanımlanır. Benzer seslerden oluşan eğlenmek kelimesi hoş zaman geçirmek ve oyalanmak diye, eğleşmek kelimesi de boşa zaman geçirmek diye tanımlanmış. Hepsinde doğrusal gidişattan uzaklaşmak, başka bir istikamete yönelmek anlamı vardır.

Kavram zenginliği, konuyu irdeleme açısından geniş bir çerçeve sunmaktadır. Perwer kelimesinin Kürtçe sözlüklerdeki anlamı, günlük yaşamda kullanılan anlamından fazladır. Kanatlı, yetiştiren, besleyen, eğiten anlamlarına gelen perwer kelimesi, birleşik sözcüklerin ikinci kelimesi olarak kullanılır. Mêvanperwer-konuksever ya da welatperwer-vatansever sözcükleri buna örnektir. Eğitim anlamına gelen perwerde kelimesinde, bilginin ve mutluluğun insanı kanatlandırması anlamı, konudan çok ayrı olmasa gerek. toplumun kendi üyelerini eğitim yoluyla tamamlayışını ifade eder. 

Önder Abdullah Öcalan Koma Civaken Kurdistan -KCK’yi Türkçeye ‘Kürdistan Demokratik Halklar Topluluğu’ olarak tercüme etti. Bu adlandırma, dillerdeki işaretlemedeki farkların toplumsal zihniyeti şekillendirmedeki rolünü ortaya koymak için önemli bir veridir. Buradan yola çıkarak tüm kavramları yeniden sorgulamak, gerçek anlamlarını aramak, iktidarlar tarafından üzeri örtülen hakikatleri bulmaya, görmeye ve esas kılmaya çalışmak gerekir. Aslında Önder Apo’nun öngördüğü demokratik uluslaşmanın temelinde bu vardır. Sistemimizin ruhunu oluşturmak, zerreden kainata kadar herşeye doğru anlamlar vermekle mümkündür. Verili hakim devletçi anlamlardan kendini kurtarabilmekle bağlantılıdır. Bir fars şairin dediği gibi, gözleri yıkayarak yeniden bakmak lazım. Bu anlamda, önder Apo’nun Kürt Sorununda demokratik çözüm manifestosu savunmasında ele aldığı kavramsal kuramsal çerçeve, bizlere gözlerimizi yıkamak ve dünyaya özgür gözlerle yeniden bakmak için önemli bir veri ve fırsat sunmaktadır.

Eğitim, kişinin kendi farkına varmasından önce başlar. Kendi farkına varmasa da bebeğin beslenme eylemini büyük bir arzuyla, gayretle gerçekleştirip annesinin memesine saldırdığını biliyoruz. Ve eğitim kişinin kendi farkına varmasıyla birlikte daha da güçlenen, derin anlamlar kazanan ve yeni şekillenmeye doğru giden bir konuya dönüşür. Öğrenme insan ömrünün sonuna kadar sürer. Öğrenme denilen, yaşamı deneyimlemek, deneyimlenenle birlikte yeni yaşantılara yönelmek, yaşamak ve onda bulduğu yeniyi bir sonrakine taşımaktır. Aslında tek kelimeyle yaşamdır. Bundan dolayı, toplumsal, kültürel, politik, tarihsel, ekonomik tüm konular eğitimi ilgilendirir. İnsanı etkileyen herşey, insanı eğitir. Ömrünün son saniyelerinde, ölüm kokusunu duyduğu anda kelime-i şahadet getiren ateiste ölümün öğrettiğini hiçbir canlı uzun zaman dilimleri boyunca öğretememiştir. Zira, öğrenmenin sınırı ve yaşı yoktur.  

Toplumun en dinamik kesimi olan gençliğin eğitimi, toplumsal kesimler içinde en fazla önem kazanan kesimdir. Zira gençliğin eğitimi, Önder Apo’nun deyimiyle kız çocuklarının eğitimi, egemenlere bırakılmayacak kadar hassas bir konudur. Varoluşsaldır. Eylemler insan zihninde farklılaşma yaratır. İnsanların gördükleri eylemler, onların zihniyetinin şekillenmesinde önemli rol oynarlar. Zihniyet inşası, salt metafizik bir konu değildir. Bugünkü iktidar gölgesindeki toplum bireyleri, cinsiyetçi, doğa karşıtı, iktidarcı zihniyetle şekillenmektedir. Bunu aşmak için, bir yandan sistemin cinsiyetçi, doğa karşıtı, iktidarcı yanı aşılmalıyken, diğer yandan da eğitim sistemiyle iktidarı aşmak temel bir demokratik mücadele yöntemidir.

 Eğitim bireysel bir konu değildir. Öğreten-öğrenen ikilisinin dahi bir toplum olduğu gerçeğini unutmamak gerekirken, bir kişinin tek başına dahi olsa, büyük insanlık değerleri, hayalleri, korkuları, izleri olmadan kendini eğitemeyeceği bilinmelidir. Eğitim toplumsal bir iştir. Toplumun insafında, inisiyatifinde, denetiminde ve israfındadır. Eğitim, toplumsal yaşam sisteminin kendi sürekliliğini sağlamasının bir gerekliliği, aynı zamanda doğal sonucudur.

Eğitim bugün ulus devlet elinde temel bir hegemonya aracıdır. Tarihsel olarak da toplumun tüm zamanlarda önem verdiği, varlığını süreklileştirme aracı olmuştur. Tüm eğitimlerin ortak amacı, varolan sistemin sürekliliğinin sağlanmasıdır. Eğitim, toplumun varolma güdüsünün bedenleşmesi, eyleme geçmesidir. Hakim sistemlerin bunu toplum karşıtlığına dönüştürmesi, bu gerçeği ortadan kaldırmaz. Zorunlu eğitim kavramı, tüm gerekçeleriyle birlikte, topluma rağmen gerçekleştirilen bir mühendisliktir. Giderek zorunlu askerlikten daha fazla zorunlu eğitime önem verilmesi de ulus devletlerin bekasında eğitimin rolüne işaret etmektedir.

Toplum, kendi sistemini süreklileştirmek için, ortak değerlerde topladığı bireylere, birarada olmanın ortaklığını öğretir. Bu, tarih boyunca farklı şekillerde gerçekleşmiştir. Bilinçli-planlı sistematik olarak gerçekleştirildiği kadar hakim gelenekler yoluyla da topluma içerilmektedir. Bugün toplumsal cinsiyetçiliğin en başta okul öncesi çağda ailede öğrenilmesi buna örnektir. Yine birçok yaşamsal öğenin öğrenilmesi salt insansal değildir, tüm canlılar açısından güdüseldir. Ötesi inşa temelindedir. Kültürel öğrenmeler çoğunlukla inşa temelinde olduğu gibi, dinsel konular tümden inşa temelindedir.

Kurumlaşmış eğitim, ulus devletlere özgü değildir. Ulus devletlerin icad edilmesinden çok önce toplum, kendi sürekliliğini sağlamak için, kendi çocuklarına kültürünü, zihniyetini, yaşam tarzını öğretmenin yollarını aramış ve sistemler kurmuştur. Bireyin toplumsuz yaşayamayacağı gerçeği, eğitimi varoluşsal bir toplumsal, varoluşsal bir zorunluluk yapar. Toplumsallık sınırlarında seyretmeyen birey hiçbir şeydir. Bu konuda kapitalist-liberalist tanımların karşısında insanın toplumsallıkla mümkün olduğunu sürekli vurgulamanın rahatsız ediciliğini de yaşıyoruz. Zira özgürlüğü savunduğumuz gibi, özgürlüğün bireyin toplumsallığıyla gerçekleştiğini biliyoruz.

Eğitimin amacı, bireyi toplumsal yaşama hazırlamaktır. Nasıl ki toplumsal gerçeklikler inşa edilmiş gerçekliklerse, bunları öğrenmek için de kurumlaşmak, sistemleşmek ve argümanlar yaratmak da inşa edilecek olgulardır. Toplumun, onu vareden, yaşatan ve yaşamını süreklileştiren tecrübelerini, uygulamalar kadar bilgi olarak da kendi üyelerine aktarmasının araçlarının teminidir. Toplumdaki yetişkin üyelerin, deneyimleri çocuk ve gençlere aktarmasına dair sorumlulukları, toplumun varoluşsal sorumluluğudur. Ve toplum, tarih boyunca bu sorumluluğunu farklı şekillerde üstlenmiştir.

Eğitimin tarihinden söz edildiğinde ilk üniversitelerin hıristiyan kökenliliği savunulur. Bugün de, gençlere üniversite okuyup diploma almakla insan olacaklarına dair biteviye telkinlerde bulunulur. Ortalama insan yaşının 70-80 olduğu bir gezegende, ömrün yarısının eğitimle geçmesi anlaşılır değildir. Diğer canlılarla kıyaslandığında insan gibi muazzam bir canlının, onun muazzam sayılmasını sağlayan özellikleri doğru değerlendiremediğini, bu verili evren değerlerinin hakim sistemler tarafından köreltildiğini söyleyebiliriz.

Egemen sistemler, insanların temel insani özelliklerini köreltiyor, yok ediyor ve bu şekilde insanları kendi sisteminin bir aracı haline getiriyor. Hakim sistemlerin kendilerini inşa etmelerinin temelinde eğitim sistemi vardır. Eğitim sistemi adı altında toplumu cendereye alıyor. Yeniden ve yanılgılı inşanın başlaması eğitimle oluyor. Hakim sistemler derinleştikçe eğitim seviyesi de sistem deyişiyle “yükseliyor”. Eğitimin zorunlu kılınmasının kaynağında hiçbir şekilde insanların yaşama hazırlanması amacı yoktur. İlkokul ile başlayan zorunlu eğitimin giderek ortaokul, lise sınırlarına dayanması da, hakim sistemlerin mühendisliğinin derinleşmesine bağlıdır.

Bu kadar zengin toplumsal tarihe rağmen eğitimin çıtasını üniversite olarak belirlemek yanlış bir kıyastır. Bir insanın hayata hazırlanmasının 25-30 yıl sürmesi, çağ ve toplum için bir hezimettir. Bilimin-bilimciliğin insan ömrünü uzatmaya odaklanmasının kaynağında 30 yıl eğitim mesleğe hazırlayarak kalan 50-60 yılı da sömürmekle geçirme planları vardır. Oysa ki, gerçek anlam, insan yaşamının özgürlük anlarındadır. Gerçek ömür de, özgür yaşanan anların toplamından ibarettir.

Meslek edinmek denilen şey, kimi insanların hayata, doğaya, eşyalara, kendini doğada ifade ediş tarzına göre şekillenen, somutlaşan ve giderek ürün vermeyi sağlayan bir durum iken, artık bu durum sadece iş bulmaya, hayatını idame ettirebilmeye gelip dayanmıştır. Hayatın, insan hayatının, toplumsal yaşamın bunca parçalanması zaten toplumsal tarihe terstir.

Yaşam, kesintisiz 20-30 yıl hazırlanılacak bir şey midir? Bugünkü üniversiteleri yaşam kurmanın olmazsa olmaz bir kıyası olarak öne sürmek, yaşama bir saldırıdır. Üniversite okuyan, akademik eğitimler gören ve kariyer edinen, bunu özgür yaşamın önemli bir bileşeni haline getiren insanları tenzih ediyorum. Ancak bu, sayı ya da akademik düzey ne olursa olsun toplumun tamamı değildir. Toplum da bu tablo değildir. Zaten bilimin giderek toplumdan izole olması da bununla bağlantılıdır. Sayısal olmaktan öte, bu eğitim-yaşam biçiminin topluma bir gelişme-varolma ölçüsü olarak dayatılması, toplumu inkar anlamına gelir. Egemen sistemlerin yüksek eğitim sistemi, insanı yükseltmiyor, tam tersine düşürüyor. Bundan dolayı bu eğitimin toplumsal gelişime katkısından ziyade zararı vardır. Geliştirilecek alternatif eğitim sistemlerinin kesinlikle bu sonucu görmesi gerekir.

Eğitim, özgür toplumun bir toplum olma aracıdır. Toplum, kendi zihniyetini toplum üyelerine verebilmek için, toplum bireylerinin düşüncelerini, duygularını, hayal dünyasını da anlatan tüm zihniyet alanını içine alan bir çerçeveyi eğitim kapsamında ele alır. Eğitim, salt resmi okul ortamlarındaki anlatılardan ibaret değildir. Bilim, sanat, felsefe, kültür, inanç alanları başta olmak üzere, toplumun her alanında geliştirilmesi gereken eğitim, toplumun varolmaya dair tüm alanlarını kapsar. Resmi okul dışında kalan tecrübe aktarımlarını eğitim saymayıp toplumun bir yaşayış-düşünüş biçimine mecbur-mahkum bırakılması, ulus devletin iktidarcı uygulamalarından biridir. Bir dönem bu durumun mağduru olan dinci kesimler, bugünkü iktidarla birlikte Türkiye’de AKP, bu durumun zulmünü de en iyi şekilde kullanan, hatta bunun için kendi mağduriyetini dahi kendi zulmüne malzeme yapan bir iktidardır.  

Asker millet anlayışıyla oluşan Türkiye Cumhuriyetinde askerliğin yaptığı “adam etme” eylemini giderek bilimciliğin üstlendiği görülmektedir. Mevcut eğitim sistemleri, sistemin inşa tarzından içeriğine, sonuçların değerlendirilmesinden herşeyine kadar bilimciliğin eseridir. Nasıl ki milliyetçilik ulus bilincinin faşizme evriltilmesiyle, bilimcilik de doğa-toplum bilincinin-biliminin zihinsel olarak faşizme evriltilmesidir. Bilimcilik, milliyetçilikten daha fazla faşist tarz-içerik kazanmıştır. 15-20 yıl boyunca aynı cümlenin ezberletilmesi buna küçük bir örnek iken, bu ezberletilenlerin hayatın kendisi ile yüzleştiğinde unutulması, yok olması da faşizmin insanlıkdışılığına dair bir örnek olmaktadır.

Toplumun bilimciliğe mahkum edilmesi, bilimciliğin içinde eriyip yokolmayan bireyin hayatını kuramayacağı savı, yaratılmışların en şereflisi olduğu iddia edilen insan hakikatine ters. Zaten mevcut eğitim sistemlerine, toplumlara, yaşayış biçimlerine baktığımızda eğitim süreci bitene kadar kişinin tüm yaşamsal ilkelerinin şekillendiğini görüyoruz. İnsan enerjisinin zirvede olduğu yaş dönemine eğitim adı altında ulus devlet kurumlarınca gem vurulması, terbiye edilmesi, bu enerjinin durağanlaştığı dönemin ise kişiye bırakılıyormuş kandırmacası altında, sistemin kabul edilebilirlik sınırlarına alınması... Kölelik daha başka nasıl tanımlanır ki!

Türkiye’deki eğitim sistemi toplum bireylerini zeka yatkınlıklarına göre ayrıştırmakta, faşizmin ideolojik yatkınlıklarına göre de konumlandırmaktadır. Ekonomik eşitsizliklerin, sınıfsal-sömürüsel uçurumların yarattığı haksızlıklardan hiç söz etmiyoruz. Mevcut eğitim sistemi, toplumun içinden sistemin süreğenliğini sağlayan teknik elemanlar çıkarmanın uzun süreye yayılmış bir imtihanına benzer. Bugün bilim insanlarının, aydınların, yazarların faşist sisteme biat etmelerinde, biat etmeyenlerin de hızla ülkeyi terketmelerinde, başka bir anlam görebiliyor muyuz? 

 Hiçbir sistem, ulus devlet kadar toplumu tektipleştirmemiştir. Aynı şekilde hiçbir sistem ulus devlet kadar, toplum bireylerini kendi sistemine bağlayarak kendi bekasını sağlama eylemine yönelmemiştir. Osmanlı imparatorluğu zamanındaki medrese sistemlerinde uygulanan merkezi olmayan tarz, tüm hegemonik sistem inşasına rağmen kendi yerelliğini daha fazla ifade eden bir tarzdır.

Tektipleştirme hiçbir ulusal, dinsel farklılığın gözetilmemesiyle zuhur etse de, özünde toplumun tüm tabakalarına, kültürlerine ve her türden ve her boyuttaki farklılığına tektipleştirme uygulanmaktadır. Dili aynı olan, ya da dini aynı olan toplulukların aynı kültürü yaşadıklarını iddia etmek mümkün değildir. Dünya toplumlarında dili ya da dini aynı olsa da kültürel farklılıkları fazlasıyla olan alt topluluklar vardır. Ancak ulus devletin faşist tekçi uygulamaları temel farklılıkları yok sayarken, bu alt toplulukların farklılıkları tümden yok sayılmış, hatta görmezden gelinmiştir.

Bugün Türkiye’de Kürt sorunu, Kürtlerin ana dil eğitimi tartışılırken ve bu konu, bölgesel savaşların konusu olurken, Lazların, Gürcülerin eğitimini, dilini ya da kültürünü dile getirmek kimsenin önceliği olmamaktadır. Çünkü tüm faşist uygulamaların vizyonuna Kürtler yerleştirilmiştir. Diğer etnisiteler bir taraftan tümden yok edilmek, bir taraftan da sistemiçileştirilmekle büyük soykırım tehdidi altındadır. Tabi, Kürtler toplumsal özgürlüklerini kazandıklarında Türkiye’de tüm diğer etnisitelerin kendi toplumsal haklarına kavuşacağı gerçeği de bilinmektedir. Aynı şekilde onlarca Arap devletine ve büyük bir Arap ulus varlığına rağmen Türkiye’de asimile edilen, sistem içileştirilen Arapların sayısı azımsanmayacak düzeydedir. Nihayetinde şu gerçek bir daha doğrulanmaktadır. Türkiye’de Kürt sorunu çözümlendiğinde, Kürtler toplumsal haklarını kazandıklarında tüm diğer ulusal-etnik ve inançsal gruplar da doğal olarak kendi varoluşsal sorunlarını çözecektir.

Toplumun eğitim hakkı varoluşsaldır. Başka bir güce devredilemez. Nasıl ki temel insani ihtiyaçların giderilmesi başka varlıklara-güçlere-oluşumlara devredilemezse, eğitim hakkı da devredilemez. Önder Apo “Eğitim hakkının kutsallığı, varoluştan kaynaklanır.” der. Ancak ulus devlet sistemi, bu varoluştan kaynaklanan kutsallığı, kendi sisteminin garantisi haline getirerek kutsallıktan çıkarıp lanetli bir hale getirir. Bugün eğitim, başta Kürtler olmak üzere çocuklar için katlanılması gereken bir zorunluluk olarak görülmektedir. Ulus devletin eğitim tarzı, birçok Kürt soykırımında görüldüğü gibi büyüklerini öldürme, katliamdan geçirme, küçük çocuklarını da ya köleleştirme ya da kendi sistemine göre eğiterek kendine benzetme-kullanılacak hale getirme şeklinde somutlaşmaktadır.

Bu tarz eğitimler kendi özüne yabancılaştırılmış insan yaratmayı amaçlar. Kendi özüne yabancılaşan insan, kendini vareden toplumsal gerçeğinden kopar. Bundan dolayı ulus devletler, varoluşsal bir hak olan eğitimi, toplumları dağıtmanın, yoketmenin temel bir yöntemi olarak kullanırlar. Aslında ulus devlet eğitim sistemi varoluşsal bir hak temelinde ele alınıp örgütlenmediğinden, özgür varoluşu ortadan kaldıran, kendi sisteminden geçenleri sisteminin kulu haline getiren bir inşa düzeneğidir.

Çocukların, özelde kız çocuklarının eğitiminin varoluşsal olması konusu, egemen zihniyetin ortaya çıkışından beri, sürekli bir saldırı alanı haline getirilmiş, toplum tarafından da vazgeçilmeyen bir varoluşsal gereklilik olarak görülmüş, çoğunda savaşların konusu olmuştur. Kadın eksenli sistemlerin kız çocuklarını eğitmesini kendi varlıkları için bir tehlike olarak gören egemen erkek gruplarının ilk elden ele geçirmeye çalıştıkları şüphesiz çocukların, özelde de kız çocuklarının eğitimi olmuştur. Bu varoluşsal hakkı kadınların elinden almak için türlü yalanlar uydurmuş, baskılar uygulamış, toplumda ideolojik zor aygıtını kullanmışlardır.

Önder Apo “Toplumların eğitim hakkı, gerçekleştirilmesi en zor haklarıdır.” der. Çünkü baskı ve zorun, sömürgeciliğin askeri-ekonomik yönü kadar, eğitim yoluyla toplum zihniyetine müdahale edilmektedir. Toplum, kendi varlığına yönelen bu saldırıyı bertaraf etmek için ahlaki ve politik mücadelesiyle direnişini özgürlüğe taşımaya çalışır. Bunu yapabilmenin temel koşullarından biri de direnirken bir yandan da toplum bireylerini, kendi öngördüğü yaşama hazırlamaktır. Yani toplum üyelerini kendi zihniyetine göre eğitmek. Bu olmazsa, önemli ve büyük de olsa, savaşların kazanımları yok olma riskini taşır. Kendi eğitim sistemini kuramayan ve toplum bireylerini kendi zihniyetine göre eğitemeyen toplumlar, ne kadar ve hangi araçlarla direnirlerse dirensinler, sonuçta kendi öz ahlaklarını geliştiremezler. Kendi siyasal kurumlaşmalarını geliştiremezler. Kendileri olarak yaşayamazlar, kültürleri yitip gider. Çünkü direnişlerin toplumsallaşması eğitimle sağlanır. 

Kürtlerin 21.yüzyılda özgür ve demokratik yaşayabilmelerinin tek formu olan KCK sisteminde eğitim temel bir konudur. Tüm devrimsel çalışmaların, tüm sistemsel inşa çalışmalarının anadilde eğitime odaklandığı bir sistemdir. Kendi diliyle konuşamayan, okuyup yazamayan, tarihini kendi diliyle öğrenmeyen, hafıza edinemeyen toplumların yokolmaktan da öte, başka sistemlerin malzemesi olacağı gerçeği, KCK’yi, eğitimi temel bir mücadele ve toplumsal inşa alanı olarak ele almaya yöneltmiştir. Bu anlamda gençliğin eğitimi, devrimsel bir önem kazanmakta ve giderek demokratik ulus inşasının en temel çalışmalarından biri olmaktadır.

***

 

Dilzar DÎLOK