Eğitim Ve Pedagoji

02

Eğitim bir bebeğin hayata gözünü açtığı anda başlar. Başlangıçta eğitim, bebeğin etrafını izlediği ve taklit ettiği doğal ve resmi olmayan bir süreçtir. Biraz büyüyerek erken çocukluk evresine ulaştığında ise oyun saatleri ve okul öncesi eğitim ile resmi eğitimle tanışır. Ardından ilköğretim yılları başlar ve çocuk bu yıllarda okul sistemine adım atarak akademik müfredat eşliğinde öğrenmeye başlar. Böylece öğretim hayatıyla da tanışmış ve akademik başarının onu daha iyi bir hayata taşıyacağı güdülenmesi ile bilgi ve beceri kazanma sürecine dâhil olmuştur. Toplumun hiyerarşik yapılanması sonucunda genel kabul gören algı ve güdülenme bu şekildedir. Peki bu ne kadar doğrudur. Bu şekillenme üzerine kurgulanan ve kabul edilen pedagoji; iktidardan, kalıplardan ne kadar arındırılmış olacaktır. Günümüz toplumsallığında verili olan iktidar ilişkilerinin kendisini yapılandırarak ürettiği alan eğitim alanı olmaktadır. Dolayısıyla bu yazımızda sadece eğitim ve pedagoji ilişkisi değil, söz konusu iki kavramı eleştirel kuram bağlamında tartışmanın daha doğru olacağı kanısındayım. bu bağlamda kavramsal olarak ifade etmeye çalışırsak;

 

Eğitim nedir: Eğitimin birden çok tanımı vardır. Bu tanımlamalar daha çok eğitimin toplumsal işlevine bağlı olarak oluşturulmaktadır.

 

Geleneksel tanıma göre eğitim bireyin davranışlarında, kendi yaşantısı yoluyla istendik davranış değişikliği sürecidir. Bu tanım sorunlu ve tartışmalı olduğundan günümüz açısından yapılan en genel eğitim tanımı; insanın doğayı tanıması, anlaması, onun dengesini bozmadan insan yararına dönüştürmesi; ayrıca bir toplumsal varlık da olan insanın toplumsallaşması için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmesi, kişiliğinin özgürce gelişmesine imkân sağlamadır.

 

Kuşkusuz her sistem pedagojik ve androgojik eğitimini kendi toplumsallığına ve ideolojik parametrelerine göre ele alacaktır. Emin olmamakla birlikte bunda yadırganacak bir durum olmayabilir. Lakin Rojava toplumsallığının geliştirilmeye çalışıldığı alternatif sistem, başta eğitim olmak üzere hayatın birçok alanında genel-geçer kalıpların dışına çıkarak kendi kavramsal ve kuramsallığını geliştirmesi zorunludur. Bu nedenle makalemizin başlığı olan eğitim ve pedagojiyi genel bilimsel ön kabullere göre ele almaktan ziyade söz konusu bilimlerin felsefik yanından yorumlamak toplumsal gerçekliğimize daha uygun olacaktır. Zira eğitime felsefik açıdan yaklaşmak bebeklikten başlayıp akademik sürece kadar başarının ölçütü, statünün ölçütü, toplumsal yararlılığın ölçütü olan diploma edinme şartlanmasını ret ederek, Eğitimin doğası, süreci, amaçları ve idealleri ile ilgilenir. Eğitim felsefesi eğitime yön veren amaçları şekillendiren ve eğitim uygulamalarına yol gösteren bir disiplin ve ya sistemli fikir ve kavramlar bütünüdür. Eğitim toplumsal kurumlar bağlamında veya varoluşsal gelişme süreci içinde ele alınabilir. Yaşadığımız toplumun ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak yeni kuramlar üretmek, üretilen bu kuramlar sayesinde toplumun inşasını oluşturmak gerekir.

 

Toplumsal eğitim süreçlerini ilk, orta ve lise gibi yapay ayrımlara göre düzenlemektense pedagojik (çocuk eğitimi) ve androgojik ( yetişkin eğitimi) tarzda bir ayrıştırmaya giderek yaşam boyu bir eğitim anlayışıyla özgür birey-toplum hedefine ulaşılabilir. Günümüz hakim modernite tarafından dizayn edilen okul-sınıfı da toplumsal mühendislik ürünü olduğu gerçeğini göz önünde bulundurarak eğitim-mekan diyalektiğine uygun alanlar pekala oluşturulabilir. Günümüz okul binaları Ulus-devlet ve iktidarın sembolleri olduğunu iddia etmek yanlış olmayacaktır. İvan lllichin dediği gibi okullar sistemin fahişeleridir çünkü çocukları ve gençleri eğitmek devletin işi değil toplumun işidir. Bu açıdan toplumsal ve ekolojik mekanlarda pedagojik eğitimleri düşünmek Rojava toplumsallığı için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Örneğin neden doğa ile iç içe kampları okullara alternatif olarak düşünmeyelim. Binalara sığdırılmış okul modelinde geleneksel pedagojik-androgojik eğitim esasken kamp modelinde eleştirel pedagojik-androgojik eğitim açığa çıkacaktır. Yani bilgi alan değil bilgi yaratan ve bulan bir eğitim. Bu da ancak pedagoji kavramını hakim zihniyetin tanımlama kodlamasından bağımsız yorumlamakla mümkün.

 

Pedagoji; Kelimenin aslı, Yunanca "Paidagogeo"dur. (Paid=çocuk, ago=yönetmek), dolayısıyla "çocuk yönetmek" anlamına gelir. Başka bir değişle “çocuk yetiştirme bilimi” bunu meslek edinen kişilere pedagog denir. Bizce hem meslek olarak ele alınması sorunlu hem de çocuğu yetiştirmenin bilimi olarak tanımlanması sorunlu. Zira çocuk yetiştirmede tek otorite annedir. Annelik ne bir meslek ne de bir bilimdir. Yaşamın ve doğanın ta kendisidir. Keza Çocuk bilimi-eğitimi olarak tanımlanan pedagoji esas aldığı toplumsallaşma koşulları ne, sömürge toplumlarında doğan, büyüyen çocukların kendi dilinde ağlaması bile egemenlerce yasaklanmışken hangi pedagojik ölçü ve analizler konuya bahis olan çocuğun psikolojisini veya yetiştirilmesini izah edebilir. Kuşkusuz modern dünya gerçekliğini görmezden gelerek kaba bir ret içinde olmayacağız. Ama mevcut modern dünya gerçekliğinin hakikat olduğunu sanmak, düşünmek oluşturulmuş zihinsel kodları kabullenmek anlamına gelecektir. Kaldı ki çok öncesinde ana akım pedagoji anlayışına karşı çıkan ve eleştirel yorumlar geliştiren birçok düşünür olmuştur. Aşağıda genel hatlarıyla ifade etmeye çalışacağız ancak öncesinden pedagojinin alt dallarına değinmekte fayda vardır.

Eğitim pedagojisi: Eğitim kavramı, doğumdan itibaren başlayan bir kavramdır. Bu kavram ilk olarak aile tarafından yürütülürken, daha sonra okullar ve çeşitli eğitim kurumları tarafından devam ettirilir. Eğitim pedagojisi ise, çocukların çeşitli dönemlerde aldığı eğitimlerde uygulanması gereken politikaların ve eğitim yöntemlerinin belirlenmesini sağlar.

 

Orthopedagoji: Sosyal açıdan uyumsuz olan ve toplumda problemli olarak tabir edilen çocuklar bu alt dalda incelenmektedir. Toplumda dışarıya karşı olumsuz tutum ve davranışlar göstererek suç işleme potansiyeli olan çocuklar, pedagojinin bu alt dalı sayesinde analiz edilir ve sorunların çözümü için incelemelerde bulunulur.

 

Transkültürelpedagoji: Kültürel etkenlerin çocuk davranışları üzerinde yansımaları ile ilgilenir. Kültür kavramı ülkeden ülkeye, hatta bölgeden bölgeye farklılıklar gösterebilen bir kavramdır. Transkültürel Pedagoji ise; bir toplumda önemli olan kültür anlayışlarının çocuk yetiştirmeye ne denli etkisi olduğunu araştırmaktadır.

 

Antropedagoji. Pedagojik açıdan dikkate değer, tarihteki örnek şahsiyetlerin durumlarını inceler ve günümüz ile karşılaştırmalı veri alışverişi yapar. Pedagojinin insan bilimi anlamına gelen antropoloji ile birleşmesi sonucunda meydana gelmiştir. Bu bilim, tarihsel süreç içerisinde önemli olan tarihsel kişiliklerin, davranışlarını, tavırlarını ve de tutumlarını incelemektedir.

 

Bunun yanı sıra pedagoji, medya pedagojisi, engelli çocuklar pedagojisi gibi alt dallara da ayırılmaktadır.

 

Pedagojide önemli bir yaklaşım Eleştirel pedagojidir. Eleştirel pedagoji, eğitimde modern özgürleştirici bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. Eleştirel pedagoji eğitimde en önemli alternatif yaklaşımlardan biridir, çünkü günümüz egemen ya da ana akım pedagojinin göz ardı ettiği fakat çok önemli bir konu olan eğiten ile eğitilen arasındaki her türlü baskıcı ve hiyerarşik ilişkiyi ortadan kaldırmak ve eğitimde nesne olarak tabileştirilen özneleri özgürleştirmek istemektedir.

 

Her ne kadar tarihsel geçmişi epey eski olsa da, eleştirel pedagojinin bilinen etkili iddialarının çoğunu günümüz eleştirel eğitimcileri ortaya koymuştur. Freire, Bowles, Gintis, Apple, McLaren, Giroux gibi eleştirel eğitimciler, özellikle Marksizm ve Frankfurt Okulu, Gramsci ve Althusser’den kalkarak eğitimin altyapıyla (ekonomik yapı) ilişkisini kurmuşlar; eğitimin sadece eğitim kurumu içinde gerçekleşen sınırlı bir öğretim faaliyeti olmadığını açıklamışlardır. Onlara göre eğitim, ekonomik yeniden üretim için yetiştirdiği işgücü ile katkıda bulunmakta; böylece eğitsel süreç ve materyaller ekonomi bağlamında iktidar ile ilişkilenmektedir.

 

Zaten eleştirel eğitimciler için pedagoji, bir iktidar pratiği, siyasal gücün tesis edilmesi ve meşrulaştırılmasında önemli bir pratiktir. Ancak bu pratik, egemen sınıfların düşüncelerine yer verirken ezilenlerin (işçi, köylü, kadın, engelli, etnik gruplar, siyahiler vb.) seslerini eğitsel materyallerde (müfredat, ders kitabı vb.) temsil etmemekte ve bu sesleri boğmaktadır. Eleştirel pedagoglar için bu seslerin eğitimde ve eğitimle temsil edilmesi, mevcut eğitim sistemi içinde pek mümkün değildir. Bu nedenle, ezilenlerin eğitimde ve eğitimle yeni bir bilinç kazanmaları için pedagojinin yeni bir anlam ve kalıp kazanması gerekir. Başta Freire olmak üzere birçok eleştirel pedagog, eğitimin kazanacağı yeni anlam ve kalıbın ancak ezilenlerin sorunları ve dilleri üzerinden gerçekleşen bir eğitim pratiğiyle mümkün olabileceğini ileri sürer. Bunun için de eğitimde devrimci bir dönüşüm yapmak gerekir. Bu dönüşüm pedagojinin demokratikleşmesini sağlayacak; her türlü ezilenin farklı, zengin, ırkların sesi eğitimde ve eğitimle hayat bulacaktır. Rojava toplumsallığı bunu deneyimlemek ve gerçekleştirmek için en uygun zemindir.

 

Eleştirel pedagoji kuramına katkı olarak düşündüğümüz düşünür Öcalan’dan bir alıntıyla yazımızı sonuçlandıralım.

 

“ Eğitim toplumun kendi deneyimlerini teorik ve pratik bilgiler halinde kendi mensuplarına, özellikle gençlerine özümsetmesi çabası olarak tanımlanabilir. Çocukların toplumsallaşması toplumun eğitim etkinliği ile yürütülür. Çocukların eğitimi iktidar ve devletin değil, toplumun en önemli görevidir. Çünkü çocuklar ve gençler kendisinindir. Hem hak hem de görev olarak çocuklarını ve gençlerini kendi geleneklerine ve toplumsal doğasının özelliklerine göre yetiştirmek, kendisine dönüştürmek yaşamsal bir konudur; kendi varlığını sürdürme sorunudur. Hiçbir toplum varoluş hakkını ve bunun için gençlerini eğitme görevini başka bir güçle paylaşamaz, bu görevi başka bir güce devredemez. Söz konusu güç devlet veya çeşitli iktidar aygıtları olsa bile, bu hak ve görevini devredemez. Aksi halde kendini egemenlik tekellerine teslim etmiş sayılacaktır. Eğitim hakkının kutsallığı varoluştan kaynaklanmaktadır. Başta anne-baba olmak üzere hiçbir güç ne toplumu kadar çocukları ve gençlerine yakın olabilir, ne de onlar kadar yakın olma gereğini duyar. Tarih boyunca uygarlıkların en yük toplum karşıtlıklarından biri, toplumu çocuklar ve gençlerden yoksun bırakma eylemidir. Bu Devletçi uygarlık sistemi bu eylemini iki yolla gerçekleştirir: Ya büyüklerini imha ederek çocukları ve gençlerini köleleştirir, ya da iktidar katında değerlendirmek için sözde eğitmek amacıyla alır.

 

(…)

 

Özellikle ulus-devlet iktidarları toplumun tüm çocukları ve gençleri üzerinde tekellerini öncelikle eğitim yoluyla örerler. Kendi tarih ve sanat anlayışları, dinsel ve felsefi zihniyetleriyle yoğurdukları kişiler artık eski ailelerinin değil, iktidar sahiplerinin öz çocukları, mallarıdır. Büyük yabancılaşma böyle kurumlaştırılır. Burjuvazi eğitim açısından tüm halk toplumu üzerinde en yoğun tekeli kuran sınıftır. İlk ve orta eğitimi mecbur kılıp, iş bulmak isteyenlere de üniversite diplomasını hatırlatınca, toplum gençliğinin üzerindeki yabancılaşma ve bağımlılaşma kıskacı, kafese alınma süreci zorunluluk kazanmış demektir. Zor, maddi güç ve eğitim toplumu sömürgeleştirmenin dayanılması güç silahları haline gelmiş demektir.

 

Dolayısıyla uygarlık tarihi boyunca devlet ve iktidarın eğitim aracıyla kendisine karşı yürüttüğü savaştan toplumun en büyük darbeyi almış olduğu rahatlıkla belirtilebilir. Toplumların eğitim hakkı gerçekleştirilmesi en zor haklarıdır. Ulus-devletin ve ekonomik tekellerin devasa güçleri karşısında eğitim yoluyla kendi varoluşunu mutlaka güvence altına alması gereken toplum tarihinin en zorlu dönemine girmiştir. (…)

 

Böylelikle eğitim sorunu özünde toplumun ahlâki ve politik kurumlarını (dokularını) zorunlu kıldığı gibi, ahlâk ve politikanın esas görevi de toplumsal eğitimi gerçekleştirmektir. Kendini eğitmeyen toplumun kendi öz ahlâkını ve politik kurumlarını geliştirme ve ayakta tutma imkânı ortadan kalkar; böyle bir toplum sürekli tehlike altında yaşamaktan, çürümekten ve dağılmaktan kurtulamaz.” A. Öcalan-Özgürlük Sosyolojisi

 

Sosyal Bilimler Akademisi